Ana Sayfa  Hakkımızda Programlar Multimedya Organize Ürünlerimiz İletişim

Copyright © 2016 Gözyaşı A.Ş. Tüm hakları saklıdır.

BİZİ TAKİP EDİN

İLETİŞİM

E-Posta Adresi: gozyasi@gozyasi.com.tr

İletişim Telefonları:

0212 671 98 28

0049 157 3350 7050

ADRES

İKİTELLİ

Giyim San. Sitesi 2.Ada

A Blok Kat:2 No:201 34306 / Başakşehir

İSTANBUL

En Tatlı Meyve


Evin hanımefendisi beş çocuğu ile evin işlerine anca yetişebiliyor, bir yandan da apartmanlarda kapıcıların yaktığı kalorifer kazanını da, beyi sürekli dışarılarda olduğu için kendisi yakıyordu. Yine yorgun bir günüydü. Kapı çaldı. Gece gündüz başından hiç ayırmadığı, onur saydığı, onu bırakırsa sanki tüm vakarını bırakacakmış gibi titrediği örtüsünü dü­zeltti ve kapıya yöneldi. Bahçe kapısına kadar gitti ve kapısını çalan tanımadığı bayana “buyrun” dedi. Kadın hiç çekinme­den ve sanki sıradan bir cümle kurar gibi gayet rahat bir eda ile sordu;

- Haşim hocanın ikinci hanımı nerde oturuyor? !...

Alışmıştı bu tip kendini bilmezlere. Ama bu kadar da olmazdı ki. Deli midir nedir? Dedi içinden. Ne desindi şimdi!... Oysa kendini hizmete adamış eşi kurduğu radyodan tüm ciha­na ilan etmişti. “Sen hayattayken değil üstüne evlenmek, eğer sen benden önce ölürsen bilesin ki ölene dek senden gayrısı olmayacak”

Kadın gitti ama bir gönül yıkarak gitti. Eşine güveni olmasaydı evi de yıkılacaktı. Bu kadar merhametsiz, insafsız ve vicdansız bir toplumda hizmet edebilmek, ayakta dura­bilmek gerçekten zordu. Bu toplumun düzelmesi için gerçek­ten çok çalışılmalıydı.

O gün içine atarak akşamı etti. Eşinin çok sevdiği kuru fa­sulyeyi pişirmişti yine. Akşam beyine gündüz olanı anlatınca birlikte üzüldüler. Bu kaçıncı idi. Dedikoducuların elinden çek­medikleri kalmamıştı.

Hemen unutuverdiler olanı. Çünkü çok önemli bir iş vardı. Hanımefendi yemek sonrasında bir yandan çayı geti-rirken bir yandan da gündüz okuduğu kitaptan çok hoşuna giden konuları ve cümleleri aktarıyordu. Beyi konuşurken bir yerde “dur” dedi. Burayı bir daha söylesene. Hanımefendi, içine işleyen çok beğendiği konuyu tekrar söyledi. Beyi “evet” dedi. “İşte yeni programın konusu” diye heyecanlandı. Hanımefendi, Üstad Bediüzzaman’ın risalelerini çok iyi bili­yordu. Beyi de Mevlânâ’yı biliyordu. İkisi birleşince müthiş mesajlar çıkıyordu.

İşte bir Gözyaşı Geceleri’nin bir yeni programı daha sahnelenecek ve insanların yüreklerine Hak ve Habibi’nin aşkı aktarılacaktı.

Hanımefendi tohum mesabesinde konular buluyor, beyi de o konuları nakış nakış birikimi ile birleştirip işliyordu.

Hanımefendi yeni bir programın konusunun heyecanıyla dedi ki;

- Hatırlıyor musun rüyanı?

- Hangisi? Diye sordu. Çünkü gerçekten çok rüya görmüş-tü bu tebliğ hizmetiyle ilgili.

- İlk evliliğimizdekini.

- Evet, hatırladım, ama anlayamadım! Bununla alakasını.

- O tatlı meyve Gözyaşı Geceleri olmasın.

- Gerçekten, dedi beyi. Ve o güne gitti ister istemez.

Eşi memleketinden bin kilometre uzaklıkta bir şehirdendi. Bu yüzden nişan yüzüğü takmaya gittiklerinde misafir olabi­lecekleri bir akrabaları olmadığı için kız evinin de isteğiyle kız evinde kalmışlardı. Damad adayına dış kapının yanındaki oda verilmişti ve tek başına orada yatacaktı. O Anadolu insanının misafirperverliği ile hazırlanmış işlemeli yatak ve yorgan öyle düzenli ve temizdi ki. Yatağa hiç girmedi. Uyuyamadı. Biraz utandı. Bin Kevser Sûresi okuyan Peygamberimizi rüyasında görür diye nerede okuduğunu tam hatırlayamadığı bir şeyi yapmaya karar verdi. Elinde tesbih, dilinde Kevser Sûresi. Yatağın kenarında uyuyakalmıştı… Kevser Sûresi’ni kaç kere okumuştu hatırlayamadı bile… Gerçekten de Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem rüyasına gelmiş ve şöyle demişti “Bu evlilik çok tatlı bir meyve olacak”

Gerçekten de Gözyaşı Geceleri hayatlarının en tatlı hatıraları ile dolacaktı. O zamanlar rüyalarında görseler inanmazlardı. Topluluğun önüne çıkıp hiç konuşmayan eşi, kitlelere seslenecekti. Her şeye Kâdirsin, verdiğin nimete son­suz şükürler Allah’ım.


DEMEM ODUR Kİ;

“İşini değil, eşini bulan kazanmıştır” atasözünü ya-şadım mutlulukla.

Yuvalar mutlu ve güçlü olursa ve dahi bir davaları olursa meyvesi de çok tatlı oluyor.

Yuvalarınıza sahip olun, sevgi ile güçlü kaleler haline ge­tirin ve kimseye yıktırmayın.

Ve dahi kimsenin yuvasını yıkanlardan olmayın.


Gözyaşı Geceleri’ndeki Sesin Sırrı


Alâeddin Tepesinin kenarında yürüyordu. Başını te-penin üzerindeki Alâeddin Camii’nin minaresine çevirdi. Şerefeye baktı. Sanki bir şey arıyordu orada. Birden bire irkil­di ve yıllar önce gördüğü rüyaya takıldı aklı. Evet, ne kadar da gerçekti ve şimdi rüyanın tabirini hayatında yaşıyordu. Gerçekten de rüyalar vahyin kırkta biri idi. Şimdi tam iman etmişti. Çünkü o rüyayı yaşıyordu artık.

Rüyasında tam şu an yürümekte olduğu kaldırımda yürürken gözünü bugün yaptığı gibi minareye çevirmişti. Minarede bembeyaz bir makam koltuğu vardı. İşte bu makam senin makamın denircesine.

İşte minare, müezzinlik makamı. Herkesi İslam’a davet eden müezzinlik makamı. Tebliğ makamı. Gerçekleşen rüya. Haşim artık o rüyadaki gibi herkesi İslâm’ı yaşamaya davet ediyordu. Birden o rüyayı gördüğü cehennemi hatırladı.

Arkadaşına dönerek seslendi;

- Sayım için gelmek üzereler saatin kaç? Arkadaşı elleriy-le işaret ederek saati söylemeye çalışınca çok kızdı.

- Bıktım senin şu dilsizliğinden, ellerinle işaret etmenden arkadaş... İyice kızmıştı gerçekten. Arkadaşı bir aydır kendi-leriyle konuşmuyor sadece elleriyle işaret ederek anlaşmaya çalışıyordu.

- Burası zaten bir cehennemdi, bir de senin kahrını çeke­meyiz arkadaş, diyordu.

Cehennemin ortasında yaşıyor ve bir kurtuluş arıyorlardı. Onları Allah’tan başka kimse kurtaramazdı. Ce­hennem de olsa hayat devam ediyordu. En çok yaptıkları iş kitap okumaktı. Tabii ki en başta kendilerini tek kurtaracak olan Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’i okuyorlardı. Hepsi ol­masa da çoğunluğu üniversiteliydi. Kur’an-ı anlamak için birlikte meâl okuyorlardı. Bir gün ayetlerle tanışırken Zeke-riya aleyhisselâm’ın çocuk arzusunun yerine gelmesi için, üç gün dil orucu tutmasını ve konuşma ihtiyacını da elleri ile işaretlerle gidermesini istiyordu Allah. Aman Allah’ım işte kurtuluş işaretlerinden birisi veya arzularına kavuşmak için bir yol. Bir çocuğu olsun diye dil orucu tutulurdu da bu ce­hennemden kurtulmak için neden tutulmasındı. Hem o bir peygamberdi. Bense bir günahkâr. O üç gün tutarsa benim kırk gün tutmam gerek dedi ve dil orucunu tutmak için ka­rar aldı. Bir roman olacak bu hikâyenin özetiyle Haşim, tam kırk gün dil orucu tuttu. Tam kırk gün konuşmadı. Yıllar sonra karşılaştığı bir kitapta “Dilini 40 gün tutanın, dilini hikmetle doldururuz” ilahi fermanını gördüğünde anladı çok şeyi. Evet, gerçekten de o günlerde dilini 40 gün tutan Haşim, yıllar son­ra herkesin etkilendiği bir dil, bir ses haline gelecekti ama; henüz farkında değildi o günlerde. Sadece o cehennemden kurtulmaktı maksadı.

İşte Gözyaşı Geceleri’ndeki sesin sırrı da buydu.


DEMEM ODUR Kİ;

Dil şu dünya hayatındaki en önemli imtihan. Dilini tutan kazanıyor. Neyi kazanıyor derseniz eğer; dünyasını da ahretini de. Ama en önemlisi ahireti.

Sahte Gözyaşları >>>